12 Mart 2016

Kasım'dan Sonra...



Karanlıktı şehir, yağmursuz, sığ ve karanlık. Masumiyet, vapura yetişirmiş gibi yapıp gerisinde kalan ukala martılara dönmüştü yüzünü. Çok daha temiz bir şeyi kıyıda bırakmış, sert bir dalganın yalanına kanmıştı. İşte yine o özgür martılar kazanmaya başlamıştı. Kahkahaları çok uzaklardan gelip kıyıda kalanların rüyalarına vuruyordu şimdi. İyi mi oluyordu böyle, geride kalanın rüyalarını da çalmak? Son radde olmalıydı bu diye düşündü güvercin ya da kelimeleri zift ile karalamak son çaresiydi bu hırslı martıların.

Şimdi öyle bir noktada ki benim kıyıda kalan güvercinim, sahteliğin içinde anlamını yitirirken, benliğinin hangi sınıra doğru yola çıktığından habersiz. Sınırlarını keşfederken, gücünün neye yetebileceğini bile bilmiyor. Kendisi hakkında bildiği tek şey, büyük ve dayanıklı kanatlarla dünyaya getirilmemiş olmasıydı. Ama buna rağmen idare etmeyi, iradesini savunmasını çok iyi beceriyordu. Belki de bu sebepten, sırf bu görünen gücü yüzünden bazılarının sinirine dokunuyordu. Oysa sadece kendine yetmeyi hedeflemişti, kendi yoluna ışık olacaktı. Hayatı boyunca bir şeyi hesaplayamamıştı, aynalara olan korkusu, sosyal benliğinin başka gözlerden yaradılışına sebep olmuştu. Hal böyle olunca, kendi benliğini pis hesaplara kurban etmiş ve acınası bir şekilde bunun hala farkında bile değildi.

Yumurtasını kırıp gözlerini açtığında güneşin hafiften sızan ışığı karışmıştı yeşiline, bir de en afillisinden göz kırpmıştı Mayıs'ın en güzel gününe. Oysa şimdi, hala bir türlü yakamızı bırakmayan kış, hepten çalmıştı güzelim yeşilini, üstüne de dünyanın en sıkıcı, kasvet kokan kahverengisini bırakmıştı yerine. Susuz kalmıştı şehir geçtiğimiz Kasım sonrasında, sıkıcı ve baskı altındaydı. Sürekli uykuya dönük yüzler, gözlerden akmayan yaşlarla kaybolmuş kelimeler, susturucu görevini üstlenmiş şehrin gürültüsüyle birlik olup duyguları yatağın altına terk ettiren sanallık.. Yoksa 27 sendromu bu muydu? Aslında bakılırsa bir güvercin için 27 çok sonrasıydı hatta büyük ihtimal ulaşamayacağı kadar uzağındaydı..

Ne zaman benim güvercini düşünsem umutla dolu cümlelere kaçırma vaktidir derim şu nazlı kelimeleri. Bu kuş parçası inanmıyor da olsa umut hala vardır kim bilir? Birgün kelimeler geri gelir, yağmur yağmasa da gelir belki yine duygular, mucizevidir ne de olsa dimi hayat? Sıradan geçen bir günün ardından yine huzuru tek bulabildiği yere, evine geri dönme vaktidir şimdi güvercinin. Martıların sahte kahkahasından, çalınan rüyalarından kendine pay çıkararak, usulca yönünü belirler ve güzel bir kalkış yapar, şansı yine yolunda ilerlerken bulacaktır onu. Rüzgar desteğini yine esirgemeyecektir.

Tek inandığı şeyi tekrar eder ilerlerken; dünyanın en iyi kanatlarına sahip olmasa da onu evine kadar götürebilecek kanatları olduğu sürece umudunu asla yitirmeyecektir.

30 Kasım 2015

Sokrates'in Savunması'na Bir Bakış


Sokrates’in Savunması’nı okurken onun yola çıktığı noktada buldum kendimi; çağın düzensizliği ve bozukluğu içinde insanların konuşmalarında eksik etmedikleri ahlak, erdem, ölçülülük, cesaret gibi kavramları ne kadar anlıyor ve ne kadar biliyorlar diye düşünmeye başladım. Emin değildim. Emin olmamı sağlayacak, bir bilgelik, erdemin ve adaletin olduğu bir ortamda insanı sarıp sarmalayacağını düşündüğüm bir iyilik hali hissetmiyorum. Kavramlar kullanmaya devam ediliyorsa, bu çağa kadar aynı soru nasıl gelmiş olabilir?

Kavramla kalıcılar, duruyorlar ve kullanılıyorlar fakat Sokrates’in sorup da cevap alamadığı gibi bugün de bilerek kullandıklarından hiç emin olmadığımı gördüm. Başka kitaplara başvurdum. Afşar Timuçin’in felsefe sözlüğü olmak üzere çeşitli kaynaklardan yararlanarak Sokrates’in Savunması hakkında detayları araştırdım.

Sokrates, Meletos, Anytos ve Lykon tarafından gençlere, toplumsal düzen tarafından kabul edilmiş doğruluktan ayrılmasına teşvik edici dersler vermesi, onlara dinsizlik aşılaması gibi suçlamalar sonucunda kanun karşısına yargılanmak üzere çıkarılmıştır. Sokrates, bu yargılanma sürecinde, suçlamalara karşı kendisini, yaşanmışlıklarından örnekler verdiği sağlam bir savunma konuşması ile açıklamaya çalışmıştır. Hayatı boyunca arkasında yazılı bir metin bırakmayan Sokrates hakikati arama yolunda kurduğu diyaloglar ile tanınmış ve kendisine uygun görmediği “bilge” adıyla geçmişten günümüze dek adıyla anılmıştır. Sokrates’in öğrencisi olan Eflatun (Platon) ise Sokrates’in bu savunmasını yazıya dökerek, onun yarattığı bu felsefeyi günümüze kadar getirmeyi sağlamıştır. İnce bir kitap halinde bulunan Sokrates’in savunması felsefenin temel taşlarından birini oluşturmaktadır.

Sokrates’in savunması üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde kendisine yeni ve eski olmak üzere yöneltilen suçlar üzerinde analiz yapmakta ve kendisine karşı kinle dolu insanların suçlamalarını çelişkide bırakacak güçlü konuşmalar gerçekleştirmektedir. İkinci bölümde ise kendisine verilen cezanın onaylanması üzerine kendisine karşı olanlara ve kendi tarafında olanlara alınan karar ve ölüm hakkında bazı açıklamalar yapmıştır. Ölüm hakkında yaptığı açıklamalarda hakikatin savunucusu olduğu yönünde bir tavır sergilemiştir. Son sözlerini söylediği üçüncü bölümde ise düşüncelerini bizzat yargıçlara yöneltmiş, bir yandan kanunların üstünlüğünü kabul eder ifadelerde bulunurken bir yandan yargıçların kendisinin ölümü hakkındaki kararını tepetaklak edecek açıklamalarda bulunmuştur. 


Bölüm I

Sokrates Atinalılara hitap ettiği bu bölüme, kendisine yöneltilen suçlamalara genel bir yorum yaparak başlar. Kendisine yöneltilen suçlamalar karşısında yapacağı savunmayı “gölgelerle çarpışmak” olarak adlandırmaktadır. Çünkü Sokrates bu suçlamaları duyduğunda kendini bile unutacak kadar kendisi ile alakalı olmadığını düşünmektedir. Ama ne var ki asılsız suçlamalar, suçlamaları yapan kişilerin şöhretinin yardımıyla ve devletin çıkarlarına ters düşmesinden aldığı destekle Atina halkı ve senatosu tarafından körü körüne kabul edilmişlerdir. Gölgeler ile çarpışacağını bile bile suçlamaların üzerine dik bir duruş ile gider ve bu iftiraları ortaya çıkaranları şaşırtacak güçte sorgulamaya başlar.

Sokrates ilk olarak suçlamaların eskiden gelen kesimi ile ilgilenir. Anytos ve arkadaşları bu iftiraları atan o “eski” kesimin içerisinde yer almaktadırlar. Sokrates Anytos ve arkadaşlarını diğer suçlayanlardan ve kendisine öfke dolu olan insanlardan daha tehlikeli bulmaktadır. Bunun böyle olmasının nedeni Anytos ve aradaşlarının, Atina’ya belki daha da fazla kişiye Sokrates’in bir bilge olduğuna inandırmalarıdır. Sokrates’in sorgulayarak hakikatin ve bilgeliğin peşine düşmesi, kendisini bilge sanan insanların gerçek yüzünü ortaya çıkarması Anytos gibiler tarafından bilginin Sokrates’in içinde olduğuna yönelik söylentileri oluşturmuştur.

Sokrates “Bildiğim bir şey varsa; o da hiç bir şey bilmediğimdir.” sözü ile bilinen bir felsefecidir. Savunmasında bilgiyi bulana dek devlet adamları, şairler ve ustalara kadar şöhretli kişilerle kurduğu diyaloglardan bahsetmiştir. Özellikle şairlerin o muhteşem mısralarının anlamları hakkında yaptıkları diyaloglarda, şairin cümlelerinin sadece bir görüntüden ibaret olduğunu anlayarak hayal kırıklığına uğramış ve şairlerde bilginin bulunmadığına yönelik düşünceleri oluşmaya başlamıştır. Şairlerin bilgilerinin içgüdü ile Tanrıdan ilham alarak o satırları yazdığını gören Sokrates, kendisinin onlardan daha bilgin olduğunu düşünmüştür. Çünkü Sokrates en azından bir şey bilmediğinin bilgisine sahipti fakat şairler bunun bilgisinde olmamakla kalmıyor, bilginin kendilerinde var olduğuna inanıyorlardı. Sokrates son olarak ustalara gidip onlar ile konuştuğunda, onların bilgiye sahip olduklarını görmüştür. Ama ne yazıkki yaptıkları işin bilgisine sahip ustaların, kendi alanları dışında tüm bilgiye sahip olabileceğine dair görüşlerinin varlığı, Sokrates’e göre onların bilgeliğini gölgede bırakmaktadır.

Sokrates sorgulama gücü yüksek bir felsefecidir. Onun başlı başına bir akım yaratmasındaki en önemli neden soru sorma konusundaki yeteneğidir. Birkaç kaynaktan araştırmalarım sonucunda Sokrates’in soruları yönelttikten sonra cevabı vermediği, cevabı bulmaya yönelik ipuçları verdiği ve yeni sorular sorduğuna yönelik bilgilere rastladım. Ayrıca Sokrates bu yeteneğini Tanrı’nın ona buyurduğu bir görev neticesinde kullandığını savunmaktadır. Savunmasında bahsettiği “Tanrı’ya hizmet edeyim derken yoksul kaldım.” cümlesi de bu düşünceyi destekler niteliktedir.

Sokrates’in, verdiği bilgi karşılığında belli miktar para alan insanlara karşı büyük bir tepkisi vardır. Özellikle bu kişilerin ve bu kişilere para veren halkın üzerine gider ve bilginin gerçekten var olup olmadığını sınar. Eğer ortada paraya değer bilginin varlığını düşünürse bu bilginin muhteşem büyüklükte bir bilgi olması gerektiğini savunur. Fakat bu yüksek bilginin bilinmesine yönelik pek inancı yoktur. Sokrates’in bu yönde varolan düşüncelerine baktığımızda şunu elde etmekteyiz; bilgi, karşılığında para alınmaksızın, bir görev olarak ve Tanrı’ya hizmet amaçlı paylaşılmalıdır.

Suçlamaların geldiği ikinci kesime yönelik açıklamalarının bulunduğu bölüme geçiyor Sokrates. Burada adına sıkça rastladığımız Meletos, Sokrates’i dinsizlikle ve gençleri doğru yoldan ayırıcı bilgiler vermekle suçlamaktadır. Sokrates, Meletos ile kurduğu diyalogda sıkça gençlere kimin terbiye verdiği üzerine sorular sormaktadır. Meletos, Sokrates’in sorduğu sorulara verdiği yanıtlar ile esas iftiraları arasında çelişkiye düşmektedir.

“Meletos, iyilerin yanlarındakilere iyilik, kötülerin ise kötülük ettiği, şu genç yaşında bildiğin bir gerçek ise, ben bu yaşımda birlikte yaşamak zorunda olduğum kimseyi doğru yoldan ayırırsam, ondan bana zarar geleceğini bilmeyecek kadar karalık ve bilgisizlik içinde miyim? Buna ne beni inandırabilirsin ne de başkalarını.”

Sokrates’in bu sorusu Meletos’un gençleri kötü yola teşvik ettiğini kapsayan suçlamalarına akılcı bir soru sorarak onu büyük bir çelişkiye sürüklemiştir. Sorunun altında yatan anlam ise Sokrates’in toplum yararını ve toplum bütünlüğünü sağlamaya yönelik olumlu düşüncelerini temsil etmektedir.

Meletos’un diğer bir iftirasına yani Sokrates’in “dinsiz” ve “Tanrılara inanmayan” bir insan oluşuna gelince sıra, Sokrates bir önceki iftiraya karşılık kullandığı yöntemle Meletos’un düşüncelerini çelişkiye sokarak karanlık bir kuyuya gömüyor. Buna rağmen Meletos ve Anytos gibi insanların suçlamalarını geri çekmediği ve iftiralarına körü körüne bağlandıklarını görmekteyiz. Sokrates sonucun bu şekilde olacağını tahmin ettiğini “gölgelerle çarpışmayı” kabul edişinden itibaren anlayabiliyoruz. Sokrates bu yüzden kendisini yok edecek olan şeyin bu insanlar değil, iftira ve çekememezlik oluşuna inanmaktadır.

Bölümün sonlarına gelirken Sokrates’in “at sineği” ile kendisi arasında bir benzeşim kurması savunma içerisinde vurgusu en yüksek bölümlerden biridir. Bu benzeşimi şu cümleler ile ifade eder Sokrates:

“Ben Tanrı tarafından devletin başına musallat edilen bir at sineğiyim. Ben her gün heryerde sizi dürten birisiyim. Benim gibi bir kimseyi kolay kolay bulamayacaksınız. Kendinizi benden yoksun bırakmamanızı tavsiye ederim. Tanrı size acıyıp başka bir at sineği yollayıncaya kadar hayatınızın geri kalanında uykuya dalacaksınız.”

Kendisi ile at sineği arasında benzeşim kuran Sokrates, Atina’yı da cins ve uyuşuk bir ata benzetmektedir. Eğer Sokrates bu şekilde yok olmaya mahkum bırakıldı ise bunun nedeni Meletos ve Anytos gibi çıkarları uğruna hakikatten şaşan insanlar değil, uyuşuk at ile benzeştirilen halkın olaylara karşı aklı ve gözlerinin kör bakması olmuştur. Sokrates’in bu konuşmasında kendisi gibi, kendisinden sonra da at sineklerinin var olacağına dair cümleleri umudunun evrenselliğine işaret etmektedir. Sokrates’in düşüncesine göre halkı, doğruları görmek için uyandırmaya yönelik dürtme isteği var olduğu sürece, kendisi siyaset adamı olamayacaktır. Çünkü hak yolunda çalışan kişinin devlet adamı olması mümkün değildir. Sokrates’in yok edilmesine yönelik düşüncenin temeli de buradan gelir. O, özellikle gençlerin hakikate nasıl ulaşması gerektiğini, kandırmaya yönelik tavırların hangileri olduğunu özel bir ders vermeden göstermiştir. Bu durum ise yönetimin ve devletin çıkarlarına uygun düşmemektedir.


Bölüm II

Sokrates infazına yönelik çıkan karar için, bunu tahmin ettiğini söyler. Cezaya karşı gelmez ve affedilmek için asla boyun eğmez. Suçluların affedilmek uğruna ağlayıp yakarmalarını uygun görmez. Cezasını kendi seçmesi yönündeki karara da yaklaşımı farklıdır. Ne seçerse seçsin bunun bir ceza olduğunu yani mutlak bir“kötü” durumu seçeceğini düşünür. Fakat ölümün mutlak kötü bir şey olup olmadığı konusunda henüz bir gerçek kanıt yoktur. Hatta ölüm için iki yorum getirilmektedir. Bunlardan birinin kişiyi hiçliğe yönelttiği yorumu diğeri ise bu dünyadan başka bir dünyaya göç etme yorumudur. Sokrates’in ölüm hakkındaki yorumlarından, bundan korkmadığını, hatta göç edilen diğer dünyalar doğruları ve yanlışları savunanlara farklı şekilde sunuluyorsa bundan memnuniyet bile duyabileceğini anlamaktayız.
Sokrates susması doğrultusunda cezasının hafifletilmesi teklifine ise sıcak bakmamıştır. Susmayı ve bilgiyi aramaktan vazgeçisi Tanrıya karşı itaatsizlik olarak görmektedir. İşte tam bu esnada erdem üzerine önemli noktalara vurgu yapmıştır.

Sokrates’e göre bütün insanlar kendileriyle ilgili işlerinden önce tıpkı kendisinin de yaptığı erdemi ve bilgeliği aramalıdır. Bütün meselelerin, kendimizin ve başkalarının erdemi üzerine birçok tartışma yapılması gerektiğini, imtihansız bir hayatın yaşamaya değer bir hayat olmayacağını savunmaktadır. Sokrates erdem kelimesinden savunması boyunca sıkça bahsediyor. Sokrates erdemli bir birey oluşunu, ölüm kararına boyun eğmeyerek dik duruşuyla açıklamaktadır. Sokrates’e göre hakikat yolundan ayrılarak yaşanılan bir yaşam ölümden daha erdemsiz bir davranış olacaktır. Bu yüzden kendisini ölümün yüceliği fikrine inandırmaktadır.

Sokrates’in önem verdiği ve erdemli bir davranış olarak saydığı bir diğer konu da devletin yararına davranışlar sergilemektir. Bu konu üzerine şöyle der: “Devletin sırtından faydalanmamalı, devlete bakmalı.” Onun düşündüğü devlet algısı ile önünde yargılandığı devletin aynı olmadığını dik duruşuyla ayırt edebiliriz. Yukarıda da belirttiğim gibi Sokrates için toplum bütünlüğü ve devlet yararı çok önemlidir. Bunu verdiği örneklerden anlayabiliriz. Fakat tahammül edemediği durum, yani erdemsizlik saydığı durum, devletin sırtından geçinmek, ahlaksızlık ve çıkarcılık olmuştur.


Bölüm III

Sokrates son olarak davayı sürdüren yargıçlara yönelir ve bazı düşüncelerini aktarır. Kendini suçlayanların ve onlara inanların kötülüğün pençesinde olduklarına dair inancından bahseder. Kendisinin ölüm cezasını bu kişilerin hakikat tarafından çarptırıldığı kötülüğün ve hakszlığın cezasına çarptırılmasını daha erdemli görmektedir. Yargıçlara, çarptırıldığı ölüm cezası hakkında herhangi bir itiraz göstermemiştir, aksine beklenilenin dışında bir konuşma gerçekleştirmiştir. Yukarıda da değindiğim gibi Sokrates için devletin yararı çok önemlidir. Bu sebeple kanunlar ve Tanrı’lar neyi emrediyorsa onun gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Kanuna ve devlete özel bir saygısı vardır. Yasalar kendi açısından yanlış bile olsa duyduğu bu saygı dolayısıyla onların uygulanmasının gerekliliğine inanmaktadır. Sokrates’e göre herkesin hükmünü yasaya göre uygun şekilde vermek yargıcın en önemli görevidir. Yargıç, kendi bakış açısından mahkumun doğruluğunu bağışlamak istese bile bunu yapmamalıdır. Suçlu olan kişi ölüm cezasına çarptırıldığında bundan kurtulmak için türlü denemeler yapabilir. Bu durum Sokrates’in anlayamayacağı türden bir tavırdır, çünkü Sokrates ölümün orada atlatılmasının, tamamen ölümden kurtulmak gibi algılanmasını saçma bulur. Yani, kısaca Sokrates kanunların herkese eşit şekilde uygulanmasından yana bir tavır sergiler ve davasını Atinalılara ve Tanrı’ya bırakır. Baldıran zehrini içerek kendi değimiyle erdemli bir hayat yaşadığını kabul etmiş ve hayata veda etmiştir.


Aslıhan Göktuğ

Gerçek Katilin İzinde; "Market"


Son zamanlarda izlediğim en sıra dışı oyun Market. Oda tiyatrosu siftahını da yaptığım ilk oyun olarak, bu forma karşı olan negatif bakış açımı da tepetaklak etti aynı zamanda.  Benim gibi düşünenler oyunu izledikten sonra hak verecektir ki, Market gibi hassas noktalara değinen oyunların, oda tiyatrosu formunda aktarılması seyircideki uyanışı gerçekleştirmesi açısından çok daha doğru bir tercih aslında. Bir çemberin içinde, yaklaşık 70 dakika boyunca, yerinizden kıpırdamaya izin vermeyen, gerilim dolu sahneleriyle Market size hiç görmek istemediğiniz sonları göstererek içinde olduğumuz dönemin Pollyanna bakış açısına kocaman bir bıçak saplıyor. Pollyanna düzeninin içinde uyuşturulmaya yüz tutmuş seyircinin, oyun sırasında ve sonrasında gözlemlediğim kadarıyla yüzünde oluşan rahatsızlık belirtileri ise oyunun seyirciyi gerçekliğe yaklaştırdığı, hatta bizzat içine alabildiği başarısının bir sağlaması niteliği taşıyor.

Cesur kalem, cesur oyunculuk, seyirciyi can evinden vuran gerçeklik

Gökhan Erarslan’ı Paşa Paşa Tiyatro yahut Ahmet Vefik Paşa ile tanıdım ben. DT’de, özellikle de içinde bulunduğumuz, sanatı alt etmek için tüm silahların kullanıldığı şu kara dönemde böyle bir oyunu çıkarması tiyatro severlerin kaybetmeye yüz tutmuş umudunu tazelemişti. Cesur kalemine hayranlığım o oyunundan süregelir. Bu sebeple Market’i izlemeye büyük merak ve beklentiyle gittim. Çok geç kalmışım izlemek için. Beklentimi karşılamasını geçiyorum, çıtayı baya yukarı çekti Gökhan Erarslan. Tabi bunda oyuncuların karakterleri ortaya koyarken ki cesaretinin ve karakterlerle arasında boşluk bırakmadan bütünleşmesinin de büyük etkisi var. Paşa Paşa Tiyatro’da da ilgimi çeken bir durum olmuştu bu, karakterlere bu kadar yakışan oyuncular nasıl seçiliyor gerçekten merak ediyorum. Önceki oyunlarda farklı oyuncularında aynı karakterleri oynadıklarını bilmesem oyun metni oluşurken akla getirilen oyuncularla sahnelenmiştir derim oyun için. Ben bugüne kadar gittiğim oyunlarda oyuncu ve karakter bileşiminin boşluksuz olmasına hep dikkat etmişimdir. Çünkü oyunlarda inandırıcılığın hassaslığı oyuncunun hayat verdiği karakter ile arasında açık verdiği saniyelik boşluklara bağlıdır. İlk defa oyunculara bu kadar yakın olup belki de ilk defa oyuncunun bir saniyeliğine bile karakterinden çıktığı izlenimini edinmedim. Bu sebeple kendilerini tebrik ederim.

Piç, Sansar, Gazi... Bu isimler bizim eserimiz

Market’de sezdiğim yalın anlatımın en önemli örneğini karakterlere verilen isimler olarak gösterebilirim. Kendi yarattığımız kuralların kölesi olduğumuz toplumda, sıradanlığın ve çizginin dışında kalan insanları ötekileştirmek çok iyi öğretilmiş bizlere. Belki de en iyi yaptığımız şey budur, ötekileştirme sanatı. Hani yolda gördüğümüzde kaldırım değiştirdiğimiz, çocuklarımızı aynı sınıfta okutmak istemediğimiz, faydacı bakış açımız yüzünden birçok özelliğini süzgeçten geçirerek elediğimiz tipler vardır ya işte onların yaratıcısı bizleriz, hepimiz. Piç, Sansar, Gazi bu isimler de bu yüzden bizim eserimizdir. Öyleyse gerçek Katil kimdir? sorusunun cevabını düşünmek rahatsız eder. İşte seyircilerin suratlarında okuduğum rahatsızlığın en önemli nedeni de budur.

Nasıl oldu da kanımız ısındı "o"nlara?

Oyunun başında ilk olarak öfkeleriyle tanıştığımız Piç, Sansar ve Gazi’yi oyunun sonlarına doğru seyirci anlamaya ve sevmeye başladı. Peki neden? Bunda geriye dönük yaşanmışlıkların sahneye taşınmasındaki etki büyük tabii. Beni de çok etkileyen, seyircide de her sahneden farklı olarak tepkiler gözlemlediğim sahneler Piç karakterinin geçmişine ait olanlardı. Annesi fahişe olan Piç karakteri, üvey babası tarafından da tecavüze uğramış bir karakter. Yaşadığı bu büyük travmalar sonucunda adam öldürme noktasına kadar gelen Piç’in en çarpıcı sahnesi annesi ile hesaplaştığı sahne oldu. Kamer Karabektaş’ın enerjisi oyun boyunca yüksek izlenimini devam ettirdi. Annesi ile hesaplaştığı sahnedeki duruşu, karakterin travmalarını yaşadığı çocukluk yıllarının duygusunu seyirciye geçirişi takdir edilesiydi. Seyirci en çok Piç'i anladı çünkü toplumun yapısının kaldıramayacağı düzeyde travmalar geçiren bir karakterdi.

Ünal Hakverdi'nin soğuk duruşuyla yansıttığı Sansar karakterini izlerken ise buz kesiliyor ve oyunun broşüründe yazan “Katillik doğuştan mı gelir?” sorusunun cevabını ararken buluyoruz kendimizi. Karakterin geçmişe dönük yaşanmışlıklarının anlatıldığı sahnelerde, kardeşinin bir adam tarafından cinsel anlamda kullanılması ve namus uğruna cinayet işlemesi konu ediliyor. Fakat Sansar karakteri, kendisini, oyunun başında çocukluğundan beri karşılığı ceza olan işlerin peşinde olan bir karakter olarak tanıtıyor bize. Karakterin öldürmekten zevk alır hale gelişini, kız kardeşi ile ilgili yaşadığı travmatik süreç açıklayamacak kadar hafif kalıyor. Hal böyle olunca Sansar ile katilliğin doğuştanlığına inandırmaya çalışırken kenimizi "Peki doğuştan bir katillik içgüdüsü nasıl gelir?" diye sorgulamaya başlıyor insan kendisini. Seyirci eğer iyi bir gözlemciyse bunun cevabını yine oyunun başındaki Sansar'ın kendini anlatırken söylediği "Üç çocuğum var üçüncü de erkeği tutturduk" cümlesinde yakalayabiliyor. Sansar'ın maskülen cümleleri ve tavırları onun içine doğduğu ataerkil kültürün maşası haline geldiğini ve zamanla sivrildiğini hatta hazlarını şiddet duygusuyla biçimlendiren bir öfke makinası haline geldiğini görebilmek hiç de zor olmuyor. Kimse adam öldürmekten zevk alan saplantılı bir ruh haliyle dünyaya gelmemekte aksine saplantılar doğumdan bu yana çevrenin etkisiyle oluşmaktadır. (Ve bence Sansar'ın hikayesi başlı başına bir tiyatro oyunu olarak aktarılabilir.)

Gazi karakterine ise Burç Kümbetlioğlu hayat veriyor.  Karakterin hikayesine çok aşinayız. Hatta o kadar aşinayız ki acınacak kadar bağışıklık kazanmışız kanayan yaramıza karşı. Askerlik görevi sırasında mayına basarak bacağını kaybeden Gazi’ye önce nişanlısı dönüyor arkasını sonra da iş bulmak için gittiği kapılar suratına kapanıyor. En kötüsü ise savaşlardan kazandığı madalyaların peşine insanların Gazi'ye acıma duygusuyla yaklaşması oluyor. Diğer iki karakteri izlerden seyircinin içinde uyanan öfkeyle Gazi karakterini izlerken uyanan öfke kesinlikle aynı noktadan çıkmıyor. Gazi çok özel bir karakter ve tamamen farklı sebeplerle itilen diğer iki karakterle buluşturulması cesaret isteyen bir kurgu olmuş. Gazi karakterini izlerken, onun yaşadığı travma sonrası öfke geçişlerinin arasında ufak boşluklar bırakılmış olduğunu gördüm. Bacağını kaybettikten sonra hastanede geçirdiği ve devlet dairesine gidip iş aradığı sahnelerde öfke iradesini oldukça stabil sağladığını gördüğümüz karakter birden bir benzin istasyonunun marketinde adam öldürür vaziyette karşımıza çıkıyor. Belki bu gösterilenlerden bir basamak daha yukarda bir öfke aşaması görmüş olsaydık arada hissedilen bu boşluk kapanırdı ve değişimin aşamaları şaşırtmazdı diye düşünüyorum.


Cinnetin erkil yansıması

Şimdi ben oyunda arayıp bir türlü rastlayamadığım bir şeyden bahsetmek istiyorum. "Kadın". Türk toplumunda yaşanan travmaları konu ettiğimizde ilk aklımıza gelen daima "kadın" olurken, baş karakterlerin arasında kadın bir karakteri de görmek istedim. Karakterlerin yaşadıkları travmaların kökenine inildiğinde rastladığımız güçsüz ve iradesiz kadın figürleri gibi değil de öfkeli ve toplumun baskılarıyla mücadele halinde olan bir kadın karakterini izlemek istedim. Örneğin Piç karakterinin annesi ile hesaplaştığı sahnede, kadının annelik içgüdüsünün ve ayakta kalış hikayesinin beklenilenin altında yansıtıldığını gözlemledim ve bunun nedenini fazlasıyla merak ettim. Eğer ötekileştirilmenin travmatik süreçlerine iniliyorsa Fahişe karakterininde yaşadıklarının daha derinine inildiğini görmek doyurucu olurdu. Evet kadınların katil olma olasılığı erkeklerinkinden oldukça düşük olsa da öfkesini dışarı vuramayan kadının, kendisini bitirdiği, yani kendisini gün be gün öldürdüğü bir toplumda varoluş hikayesine de şahit olmak istedim. (Tabi bu isteğimde benim feminist bakış açımın da etkisi büyüktür.)



Işık ve Dekor

Karanlığın gizemi daha oyun başlamadan kendini hissettiriyor. Yerine oturup dekoru keşfetmeye başladığında bir marketin deposunda olduğunu düşünüyorsun. Sade ve karanlık bir dekor yalın anlatımla doğru orantılı kullanılmış. Işık ise tam kıvamında. Gerilimin amacına hizmet ediyor. Yani dişlerini sıkıp, ağırlığını koltuğa verdiğin zamanlarda ışığın baskısı da gerilimin dozunu artırmada destek veriyor. Ayrıca karakterlerin kendilerini anlatırken yukarıdan yüzlerine vuran ışık ise iç hesaplaşmalarının sorgu masası tadında aktarılmasını sağlıyor ve seyirciyi bir anda sorgulayan tarafa çekiyor. Bir çok seyircinin yüzünde çok sağlam sorgulayan bakışlar yakaladım o anlarda.

Market her cuma Sadri Alışık Çolpan İlhan Tiyatrosunda sahneleniyor. Ben isterim ki turne yapsın. Tabi keşke böyle gerilimi ve realitesi yüksek bir oyunu kaldırabilecek şehirlere sahip olsak. Cihangir'de bile bu gerçeklikle yüzleşmekte zorlanan seyirci kitlesine rastladım, bu yüzden daha çok yol katetmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Tiyatronun farklı bir dilini keşfetmek için Market'i izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum.

Yine çok konuştum, çok irdeledim, otur bir oyun da sen yaz kolaysa denilecek kıvama getirdim okuyanları belki. Hiç haddim değil, yanlış anlayıp yorumladığım olmuştur elbet, sonuçta tiyatro keşiftir, aynı oyunu her izleyişte farklı bir izlenim kazanırsın, ben buna inanırım. Market'i izlerken arkamda 19-20 yaşlarında bir gence rastladım beşinci kez izlediğini söylüyordu oyunu. Ne mutlu dedirten davranışlar bunlar.. Yazdıklarım yanlış anlaşılmasın, sadece seyirci gözlemidir.


Tiyatroyla kalın..

Yazan, yöneten: Gökhan Erarslan
Yönetmen yardımcısı: Ertan Kılıç
Dramaturg: Meryem Şahin
Reji Asistanı: Egemen Bergama
Dekor & Tasarım: Gökhan Erarslan
Kostüm Tasarım: Funda Sarı
Işık Tasarım: Cengiz Özdemir
Müzik: Emrah Can Yaylı
Hareket: Utku Demirkaya                                       
Fotoğraf: İlker Ergin
Teaser: Tarkan Öztürk
Seslendirme: Yiğit Pakmen       
Asistan: Arif Afgan
Oyuncular: Burç Kümbetlioğlu, Teoman Mermutlu, Muzaffer Ercan, Cem Hamzaoğulları, Tolga Çolak, Dorukhan Kenger, Kemal Ağar, Gürcan Yavuz, Şirin Gürbüz, Ezgi Erarslan, Kamer Karabektaş, Dilara Yıldırım, Yeliz Bozkurt Üstündağ, Emre Avşar,  Ünal Hakverdi, İffet Kendirli, Gül Gülsün Yıldız

21 Kasım 2015

Kırlangıcın Küskünlüğü


Bak yine geçiyor bir gemi, kocaman heybetli bir gölge sanki. Benim için belki bir kaçış, belki bir düş ama sadece bana ait, kimselere anlatamadığım, bütünüyle kalbimin karabasanı olmuş biçimsiz bir gemi... Her şeyiyle tanıdım onu. Ağır gidişlerini, bazen kalışlarını, bazen yönünü kaybedişlerini en çok da yerinde sayışlarını.. Aynadaki yansımam gibi.. Kafamdan gitmeyen sorular gibi.. Asla git diyemediğim misafirim gibi..

Vicdanıma dokunup nefesimi kesiyor şehrin ışıklarını usulca kapatan bencilliğiyle.. Açıklayamıyorum, ona gelişlerimi, ona kaçışlarımı. Sormasınlar diye konuşmuyorum da zaten çoğu zaman. Kendine benzetiyor her kokusunu çekmeye gidişimde beni, kapkaranlık bencil bir ben olarak dönüyorum evime. Bazen o, ben olup alıp başını gidiyor bazense en gösterişli karanlığıyla kapatıyor önündeki takanın sıcaklığını, yapayalnız bırakıyor beni. Hiçbir ışığın gözlerime renk vermesini istemiyor gibi.

Her gidişimde biraz daha soğuk, geçmişim kadar uzak ve karanlık. Ona bakan gözler sadece bana ait kaldığından beri içime soruyorum bu geminin gizemini ve hep o kahrolası cevabı arıyorum. Cevabımı alana dek gündüzleri esaret ettiğim kırlangıcın mutsuzluğuyla, geceleri ise bu güvenini yitirmiş uykusuz gözlerimle baş başa bırakıyorum onu. 

Uykularımı bile umursamayan bir bencillik, zaferini ilan etmiş yönetiyor beni. Biliyorum, ne zaman yaklaşsa bir taka kıyılarıma, bir kırlangıçmışçasına kullanıyorum onun küçük kalbini. Sadece ona, o gizemli gölgeye ulaşabilmek için. Geçmişe, yanlış sorulara, yanlış cevaplara ve aldanışlara. .

Bilmiyorum, galiba artık kendim için de istemiyorum bu cevabı. O kırlangıcın küskünlüğü üzüyor beni, ve o kırlangıcı düşüne koyup beni aşk sanan bu kalemin sahibinin varlığı da bir o kadar tabii.

Üzülüyorum, çünkü bende karanlığımdan önce çaresizliğimle tanışmıştım.. Çünkü hissedebildiği tek duygu eksiklik olan gölge, bir daha asla aşkı tadamayacak ve kendine kalkan ettiği mutsuzluğu onun vazgeçilmez alışıklığı olarak kalacaktır, biliyorum..


8 Kasım 2015

Herkesin içinde bir Bergerac'ı vardır



İki üç hafta oldu *Cyrano de Bergerac ile tanışalı.. Hani derler ya bir kitap okursun hayatın değişir, bir tiyatro izlersin bambaşka bakmaya başlarsın. İçini görürsün, kendini tanırsın. Çok doğru.. Özellikle de sanatı ruhuna kattığında, ruh özünle sarmaş dolaş olmaya başlarsın ya.. Aşkın bambaşka bir hali döner yüzünü sana. Tatmadığın ve doyumsuzluğu yakaladığın bir duygudur ve kelimelerle anlatılamaz. Tabi her aşk gibi çetrefilli başlar ruhun özüyle başlattığın bu aşk devrimin. Her aşkın başlangıcı gibi önce örüverirsin duvarlarını seni hayran bırakan diğer tarafına. Biraz da burnunun ucundakini keşfedemediğin zaman için seninle olan diğer tarafına söversin usulca. Sonrası, yani benliğinle karanlık ruhunu kaynaştırabildiğin an, düş bahçesinin kapıları aralanır sana, kimsenin anlamadığı gülüşlerin susmak bilmez, rüzgarın sesiyle bile dans edersin. Evet sanat, -yani benim için tiyatro- insana kendi oyununu yazdırır baştan sona, iyi bir izleyiciyse eğer yazdığı oyunun sonu hep giz'de saklı kalır, heyecanını kaybetmeden sürdürür bir ömür boyu.

Ben üç hafta önce farkettim ki herkesin içinde saklı tuttuğu bir Bergerac'ı var aslında. Aynaya her açışında gözlerini, bazen görmezden gelir sinsice, bazense en memnuniyetsiz bakışıyla selamlar onu. İnancının esiri olduğu zamanlarda ise daha bir yakın olmaya çalışır kusuruna. Onun varlığını sindirmeye çalışır ama beceremez. Çünkü yüzeyseldir bakışları, kaçırır gözlerini yansımasından. Dünyanın en çirkin yalanına bile bile kanmak zorunda hissetmekten yorgun hisseder kendini. Çoğunlukla da iç sesiyle iyi olan ilişkileri, saklamaya çalıştığı zayıflığını keşfeden insanlarla karşılaştıkça bozulur, küstürür onu daha bir kendine. Eğer şansı varsa ve sevilmeyi öğrenirse, mucizesine bir adım daha yaklaştırır bu sevgi onu.Yani kendi Bergerac'ını tanımaya başlar. İşte o zaman anlar ki zincirin en zayıf halkasının zincirin varoluşunda kutsal bir görevi vardır aslında..

İnsanın kutsalı, kusurunun kabukları arasındadır çoğu zaman. Yaşamı boyunca kendi kutsalını arar ve kendini farklı kılacak özelliğiyle tanışmak için yıllar boyunca emekler. Çünkü inanır hep, varoluş meselesi istisnasız aynıyken varlığın çözülüşü ve özü farklı farklıdır. Belki bu öz denilen şey aslında bir görevdir, belki de anahtarıdır bir sonraki aşamanın. Nasıl inanmışsa, neye yöneldiyse, o amaca adar kendisini. Bazen burnunun ucunda gizlidir özü, hele bir de kaderi Bergerac gibiyse..

Sahnede Yiğit Sertdemir'in dokunuşuyla canlanan Cyrano De Bergerac'ı izlerken Frida Kahlo aklımın bir köşesinden el sallayıp durdu bana. Nereden çıktı diyecek olursanız, ben ikisi arasında muhteşem bir benzerlik kurdum kafamda. Yıllar önce Frida'nın hikayesiyle tanıştığımda hissettiğim duyguları Bergerac'ı izlerken tazeledim. Hatta ufak bir enselenme duygusu da yaşamadım değil. Frida bende kısa süreli kalıcı kararlar aldırmıştı zamanında. Fakat ben yine sırtımı dönerek kendime, kurallarımı bir güzel ertelemişim. Oyunu izledikten sonra da düşündüm ki benim gibi ayna fobisi olan bir insanın karşısına aynı tarz hikayelerin çıkması tesadüfi değildir. Bu yüzden bu satırları yazıyorumdur belkide. Daha öncede bahsetmişimdir yazarak yüzleşmek bir nevi arınmak olmuştur benim için. Aynaya bakıp küstüğün suratın hakkında biriktirdiklerinden arınmak gibi.. Veya her ne ise işte.. Frida'da böyle arınıyordu, kendini bambaşka resmediyordu, gerçek hissettiği Frida olarak. Onun hikayesini duyduğunuzda mutlaka sorgulamışsınızdır diye düşünüyorum.. - Hangisi Frida? Gördüğüm mü? Frida'nın gösterdiği mi? - Ben her zaman Frida'ya onun gözünden bakmışım şimdiye kadar.. Bergerac'ı da aşkını anlatışıyla, şiirleriyle, nezaketi ve gözünü kararttığı gururuyla hatırlar o güzel burnundan öperim.. "Mesele görünüş değil" gibi basit bir cümleyle anlatmak hoş değil bu derin konuyu ama bu insanların hikayeleri de hiç basit değil işte.

Bergerac kendine hayran bırakan bir yalın bir edebi dile sahip. Tek problemi asla barışamadığı suratını aşkına dönmekte zorlanması. İnsan oyunu izlediğinde kendini buluyor onun bu özelliğinde. Çoğu insan kendini ve duygularını anlatmakta zorluk çekiyor. Çoğu insan da Bergerac gibi yazarak anlatıyor. Bende onlardan biriyim, kendimi yalın bir şekilde anlatma problemi yaşadığım söylenemez. Bazı istisnai durumlar haricinde tabi ki. Kimin yoktur ki hem içten içe kekelediği durumlar? Mutlaka kendi yarattığın o dağın zirvesine ulaşmak uğruna bazı tehlikeleri göze alıyor, kayıp yuvarlanıyor ve gücünü toplayıp yeniden tırmanmaya başlıyorsun. Kimi zamanlarda da -tabi bu içindeki Bergerac'la alakalı olabiliyor- pes ediyor, geri çekiliyor iç huzurum bana yeter diyerek evinin yolunu tutuyorsun. Hani sonu giz'de saklı dediğim durum var ya, tam da bu oluyor. İkisinin de sonucunu kestiremiyorsun. Kendine iyi bir şey mi kötü bir şey mi yaptığını asla bilemiyorsun.

Bir cümle var ya hani, "Kendin ol."... Eğer oldu da yolunuz dünyaya düştüyse bu cümle sizin yazmakla sorumlu olduğunuz ana tez konunuzdur ve hissetmeden bile olsa yazar notunuzu şlap diye yüzünüze alırsınız. İşte tam bu yüzden kafalar hep karışık, yani o konsantrasyonlarımız boşuna bozulmuyor güzel ülkemin sınav sistemi mağdurları.

Sözün özü; yazıyorum yazmasına, arınıyorum da ama ben de hala emekliyorum keşif yolunda. İşaretlere inanıyorum, bir şeyler yardımcı oluyor bizlere bu yüzden derin bakmak lazım karşılaştığımız hikayelere. Tabi benim kadar dümdüz derinlemesine dalmak da akıl karı olmayabilir. Bir Bergerac mektubuna sadık kalıp ömür boyu aynı satırlarda aşkı yaşama potansiyeline sahip olmak da sonu iyi biten oyunlar yazdırmıyor nihayetinde.

Kendinize sadık kaldığınız bir aşk dileğiyle..

*Hercule-Savinien de Cyrano de Bergerac (6 Mart, 1619 – 28 Temmuz, 1655) Paris doğumlu Fransız oyun yazarı ve düellocu.Aynı zamanda yetenekli bir asker ve şair olan Bergerac'ın askerliği babadan gelmektedir.Zira babası Solomon Bergerac orduda albaydı. Bir "libertin"dir yani kiliseyle kralın sanat üzerinde uyguladıkları mutlak monarşiyi (akademiler) reddeder. Hatta bu yüzden kralın casusları tarafından düzenlenen bir suikasta kurban gitmiştir. Bugün çoğunlukla hayat hikâyesinden uyarlanarak yazılmış sanat eserleri ve bu eserlerdeki kurgusal karakterle anılmaktadır. Özellikle Edmond Rostand tarafından yazılmış ve aynı ismi taşıyanCyrano de Bergerac adlı oyun çok ünlenmiştir. Kurgusal karakterlerde genellikle çok büyük bir burna sahip olmakla karakterize edilmiştir.


13 Eylül 2015

Eylül'ün Getirdiği Adam; İyi ki Doğmuşsun

Hayatın mucizesi gibi açtı ela gözlerini bebek. Eylül'ün 19'u gibi sıradan bir günü ışığa boğdu bal rengi bakışları. Pamuktandı teni, pamuğun en mis kokulu haliydi. Sıcacık ve korkusuzdu. Nasıl bir mücadeleye atıldığının farkında olmayan hali bile güçlü gülüşler atıyordu etrafına. Annesinin yüreğine uzanan tüm yolları kördüğüm misali tek bir noktada toplamıştı. Anlamsızlığın labirentinde doğru yolu gösteriyordu gözlerini diktiği her yer. Büyümesin, hep böyle kalsın istiyordu çevresindekiler. Hassastı, doğduğu günden beri nasır tutmamıştı ne teni ne de kalbi. Çok durmadı buralarda, sebep buydu belkide. Utanırdı onu tanıyanlar lekelenmiş hayatlarından. Yaptıkları hatalardan.. Kimbilir..

Güçlü bir adamdı babam. Yazarken ellerim titriyor heybetinden. Hiç tanışmadan, kokusunu içime çekmeden titretiyor doğduğu bu ay bedenimi, hizaya sokuyor sapkın düşüncelerimi. Ses tonunu hatırlamadığınız bir sesin sizinle nasıl konuşabileceğini düşündünüz mü hiç? Bana bizzat yaşatıyor bu koca yürekli adam. Susmuyor hiç, bırakmıyor ellerinden kalbimi. Kendisinin bir türlü başaramadığını, hayatta kalma mücadelesini aşılıyor bana ismi; Ümit ettiriyor bana, her sıkıştığında kalbim, aklım, fikrim.. Fısıldıyor derinden bir yerlerden "Ümitler ölmez. Uyan, ve bir daha ümit diyerek dik gözlerini gökyüzüne kızım.." Her çocuk gibi çıkmıyorum ben de baba sözünden.

Tek prensibi vardı babamın, şeffaflıktı o da. Her ne kadar oturup iki kadeh içip dertleşmişliğimiz yoksa da iyi tanıdım ve hala da tanımaya devam ediyorum onu. Öyle ki son zamanlarda yaşadığı sıkıntıları bembeyaz teninden görünen damarlarından okunuyordu. Ağır geliyordu bazı şeyler, şimdi hatırladıkça anlıyorum onu. Şeffaf olmak zor olmalıydı bu fani dünyada. Acı çekiyordu ve okunuyordu gözlerinden bıkmışlığı. Artık parlamayan gözlerinden...

Zamanla anladığım bir çok şey oldu gidişinden sonra. Nefesi yerine içine çektiği tütünü bile kızından iyi geliyorsa bir babaya, o baba vazgeçmiştir gökyüzünden, Yeşilköy'deki pazar kahvaltılarından ve neşeyle gittiği Bodrum tatillerinden. Ve vazgeçmiş bir baba, adı da Ümit'se eğer; en derininde sakladığı duygu şefkatse; ardında bıraktığı prensesiyle evin direği dediği oğluna güveniyorsa bir de; sessizce terk ederdi umudunu kaybettiği dünyasını. Anlamakta en zorlandığım durumdu bu. Ama hayat işte, anlıyorsun yaşanmışlıkların desteğiyle.

Yazmak istedim, deliler gibi sayfalarca. Zihnimde bir kayganlık var toparlanmıyor cümleler. Silinen ses tonun gibi, başı var sonu yok, noktası virgülü karışmış. Konuşmak isterdim, biraz saçmalamak ve alttan alınmak, o da olanaksız gibi. Kendi kendine konuşmak iyi geliyor işte bazen. Yazanlar iyi bilir.

**

Ümit diyerek tükettiğim yılların her Eylül ayında kutlarım doğum gününü baba. Titreyen kalbimi sunarım sana, hiç veremediğim hediyemin yerine geçmesini dileyerek. Ne zaman görmek istesem seni, çıkarırım derinimden, akıtırım gözyaşlarımı ve bakarım aynadaki gözlere. Benim olan gözler senin oluverir gözyaşlarımla birleşince. En tatlı rengi olur elanın. Bugün de öyle günlerden işte. Seni hissettiğim sen olduğum günlerden. Ya sen olup büyüyorum ya da büyüdükçe daha bir sen oluyorum orası muallak. Bir şey itiraf etmeliyim, büyüdükçe eksik değil tamamlanmış; kaybetmiş değil kazanmış hissediyorum. Nedenini sorma bana, belki de sensiz yıllarımda sen diye bir elimle diğerini tuttuğum içindir. Ya da kendimle bakışıp, içimi görebilmeyi öğrendiğim içindir. Sen bu dünyada bir babanın öğretebileceklerinin içinden en nadide olanını öğrettin kızına. Bu yüzden hiç sitem etmedim, kızmadım veda edişine. Sadece biraz aceleci oldum galiba büyüdükçe. Güzel bakan insanları erken kaybettiğimden midir bilinmez, ne zaman şefkatli bir bakış yakalasam sımsıkı sarılır oldum. Kimine göre doğru kimine göre yanlış. Ne zaman temiz bir bakış yakalasam açıyorum kalbimi sonuna kadar, ağır geliyor kimilerine anlıyorum. Sonrası istisnasız bir enkaz... Fani şeyler işte, bilirsin iyileştiriyor zaman..

Şimdi çok sevdiğin manzaraya bakıyorum balkonumuzdan. Aslında söylemem gerekirse o manzara yok artık.  Koca binayı diktiler önümüze. Olsun, zaten asıl marifet duvarın arkasındakini görebilmekte. Aynadaki seni görmek gibi işte. 15 senenin tecrübesi var, zor olmuyor emin olabilirsin.

Normalde saymam ama bugün yağmurun verdiği bir romantik havayla saydım gidişinin üzerinden geçen yılları. 15 sene olmuş. Hiç umurumda değil. Çünkü benim için önemli değil oyunu ne zaman bıraktığın. Ben her daim senin oyundaki duruşunu hatırlar sarılırım yastığıma. Sonra kalkar göz kırparım sana. Yaşa baba! derim. Yaşa sen, hep böyle kal. Böyle kal ki kalbim eğilsin önünde, avunsun hatırlayamadığım sesinle. Sen hep böyle kal; kal ki dünya utansın önünde, övünsün seninle. Nereye gitsen de, sen hep böyle kal, en saf halinle. Arkanda bıraktığın mücadeleci ruh sana minnettar. Baktığın son bakışla değil doğduğunda attığın ilk bakışla izle bizi. Bir de içme şu mereti artık. Söz verdiğin gibi yap, emeklilik yaşıma geldiğimde bırakacağım demiştin...


Görüşmek üzere Eylül'ün getirdiği adam, iyiki doğmuşsun
Huzur içinde uyu.



2 Ağustos 2015

Neticede Gece uzun; Hayat kısa

31 Temmuz'un dolunayı gibiyim artık. Geceyi maviye boyadığını zanneden aptal sıradan bir insan olduğumu yüzüme vuruyorum bugün. O kirlenmiş odayı görüyor gözlerim, kulağımı tırmalayan kahkahaları duyar gibiyim. Şimdi yan odadan dinliyorum o kıskandığım nameleri. Hakettiğim renklerin hayali öyle ışıldıyor ki gözüme, kör oluyor kalbime ulaştıramıyorum bu güzelliği. Sonra haketmediklerimin önünde saygı duruşu duruyor ve elim mahkum uykuma sırtımı dönüyorum. Çok acıyor içim.. Kilometrelerce uzağımda gömüyor bir çift göz beni duvarların arkasına. Çıkarıyor beni karşındakinin aklından, siliyor gözlerinden, sesini duyarak uykuya daldığım kalbin tekmelerini attırıyor bana. Acıyor, soğudukça daha da acıyor.

Normal normal anlatılıyor bunlar bana. Normal.. Her konuşulan yaşanan o kadar normal ki. Cümlelerin öznesi ile yüklemi yerini sapıtmıyor anlatılırken gerçekler. Normalin sınırını sapıtan ben oluyorum. Utanıyorum.. Utandıkça daha da acıyor şimdi.

Bu utanç benim mi olmalıydı? Şimdi sızlanıyorum hayalime girdikçe tanımadığım bakışlar. Mantığımı da yanına çekmiş beni aşağılıyor, kurtaramıyorum kendimi. Öyle savunmasız ve kapanmış durumdayım ki duruma karşı kim tutmak isterse ellerimden, sabuna sarılıyorum. Kimseden yardım almak istemiyorum. Özellikle de kirlenmişlerden. Çünkü ne zaman tutunmak istesem güvendiğim ellere, bir süre sonra anlıyorum ki kendini temizlemek için sarıyor bedenimi kollarıyla. Bu sıradanlığı kendi geçmişine alet etmek isteyen ne çok insan varsa sayelerinde büyüyorum ben.

Unutmak ve kanmak istiyorum. Bilen bilir asla olmayacak şeyleri isterim.

Hafızama lanet okuyorum bazen, bazense tek yoldaşım diyorum ona. Beni kamçılıyor yüzümü her dönüşümde sana. Acıtıyor canımı ama arkamdan vurmadan, tüm iyi niyetiyle. O yüzden hafızama senden daha çok değer veriyorum artık.

Markete gidiyorum alışveriş yapıyorum, yağmur yağıyor üstüme terime karışıyor, kulaklığım kopuyor en güzel yerinde şarkının sonra da akşam oluyor işte. Gömüldüğüm duvarın içinden ay ışığı dokunuyor tenime, can veriyor kelimelerime. Sesimi kimse duymasa da konuşup duruyorum kendi kendime. Bu yüzden de kimse kusuruma bakmıyor. Biramı döküyorum üstüme, ayağımı burkuyorum yürürken, dilim sürçüyor falan kimse bilinç altı zırvalığıyla dalga geçip beni uğraştırmıyor da. Kafam rahatken renkleri bir solduruyor bir parlatıyorum. Kendimi de anlamıyorum. Anlamaya çalışıyorum ama ne gecenin uzunluğu ne de derin karanlığı yetiyor bana. Neticede diyorum; gece uzun ama hayat çok kısa. Zulamı açıp paylaşacağım kimse yok gözüme kestirdiğim, kendi bulmacamı kendim çözüyorum.  Zaten devir kendi kendine devri. Herkesin zulası kendine özel. Marifet olduğundan değil de zayıf noktalarını saklama isteğinden gelen yalnızlıklar kalabalıklaşıyor git gide. Bir diğer artış gösteren şey ise o edilgen yapmacık tavırların altında kendini gizleyen tatminkar beklentiler.  Tüm o sarılarak uyumalar falan da yalan dolan. Etken bir fiil olan 'sarılmak' çağa ayak uydurmaya çalışan arkadaşlar sayesinde edilgenleşti. Kimin sarıldığı önemli değil yeni kafalarda, sarılma olayı gerçekleşti ya o kişinin kendisine yeterli geliyor. Değişik. Bu eğreti durumsa beni, her akşam kafamın altında bıraktığım yastığımı sabah kollarımın arasında bulmaya teşvik ediyor. Sonuç olarak; huzurluyum.

Anlatırsam herkes her şeyi anlayabilir zaten, bu yüzden anlatmıyorum sadece gevezelik ediyorum. He bir de bu ara sadece teomanın dertlerine verdim kendimi. Derdini hiç böyle harikulade anlatan bi adamla karşılaşmadım ben hayatım boyunca. iyi ki var

***

" soğuksun çünkü kırılgansın diye
düşünmüştüm seni ilk gördüğümde
elinde gitarın, üstünde
gökkuşağı vardı gözlerinde

kör olmuştum ışığından o zaman
yavaş yavaş görüyorum
göze alıp sensizliği şimdi
seni terkediyorum "





20 Temmuz 2015

"O" adam okusun diye


Yine o hiç sevmediğim lanet yumru baş gösterdi. Ne olurdu benim de diğer insanlar gibi boğazım düğümlense ve bu düğüm yerini hafif bir müzikle gözyaşlarına bıraksaydı. Hiç. Nerede tuhaf melankolik tepki varsa benim hüzünlü anlarımda depreşen genlerime denk gelmiş. Hal böyle olunca bir de en derbeder zamanlarımda, şişen mideme bakıp kilo mu aldın sen diye tepki veren insanların devrik bakışlarını sahte gülümseyişimle atlatmaya çalışıyorum. Hayır işte be ! Keşke kilo alsaydım da sızlamasaydı içimdeki bu bir türlü dışarı atamadığım yumru.

Geçenlerde bir dergide okudum, güçlü kadınların mideleri bir türlü doğrulamaz, ömürlerini bu yolla tüketip hayatla vedalaşırlarmış. Güldüm habere. Güçlü kadından bahsediyorsun ve ömrünü ne yolla yediğini anlatıyorsun. Bu ne yaman çelişki. Gerçekten güçlüyse bir kadın,  kendini yemeyecek öyle sinsi sinsi. Kaybolmayacak vurgunun ardından. Bir eli diğer elini bırakıp bağlamayacak kollarını. Midesine de iyi bakacak aklına da.

Sekiz yaşımdan beri güçlü bir kız çocuğu damgasıyla, kendini sinsice yiyen kadınlardan biriyim bende. Amma velakin insanların gördüğü güç, başarılı bir oyunculuktan öteye gidemedi yıllardır. Ne zavallısın derim kendime aynaya bakıp ağlamaya çalışırken. "Ağlamayı bile beceremiyorsun." Kendine atabileceğin en büyük kazığı atıyorsun. Şimdiye dek kimseye yapmadığın iki yüzlülüğü kendine yapıyorsun.

Şu bir türlü sevmediğim pazar gününü kapatırken gevelemeden sadede gelmek istiyorum.

'O' adam okusun  diye yazıyorum bu sefer.

Sadece okusun ve sussun.

Öncesinde olduğu gibi, sadece sus.

Toprağa karışıp gidenler gibi olmadı senin vedan. Öyle bir kayboldun ki her yeri ateş saldı ve ben ortasında kaldım. Kıyamadım ateşe salmaya güzelim anılarımı seninle birlikte. Yana yana düşündüm ve tek çıkış yolu buldum. Fakat bu çıkış kapısından ikimizin sağ çıkması imkansızdı. Bunu sende çok iyi biliyordun, o yüzden tek bir kelime etmeden çizdin yolunu ve son sözü söyleme eylemini üstüme atıp gittin. Kavrulurken ateşten çemberimin içinde, seninleyken tuttuğum nefesimi içimden verdiğim kocaman nefesle birleştirip havaya saldım. Seni havaya bıraktım yani ben. Kıyamadım gömmeye. Bulutlara çıkmak, toprağa karışmak her ne ise bu tercihi sana bıraktım.

Sonra büyük bir sabırla beni sarmalayan ateşin sönmesini bekledim. Kafamı boşalttım, deli şeyler yaptım, e haliyle delirmeye başladım. Delirdikçe güldüm, güldükçe diğer delileri etrafıma topladım. Hiçbirinin kalıcı olmayacağını bile bile ellerimi uzattım onlara, onlarda havada bırakmadılar ellerimi sağolsunlar. Hiç konuşmadım, ya da konuştum ama hepsi ezbere cümlelerdi. Hatta ilk zamanlardaki kekelememi görsen yaptığın şeyden utanırdın. Açamadım içimi karşımdakilere, çünkü öyle değersizleştirdim ki iç sesimi unutacaklardı zaten her bir kelimemi teker teker. Zaten cümlelerimin öznesine bir türlü ısınamamıştı içleri. Sıkmadım, kıyamadım, benimleydiler ve aklımı yerinde tutmaya çalışıyorduk.

Başardık...

Müteşekkirim.

Şimdi gelmemelisin, konuşmamalısın, takip bile etmemelisin beni. Tekrar çıkmamalısın karşıma teklif etmemelisin, teklifi bile korkutur beni anlyor musun? Korkuyorum. Seni gömemedim ki ben havada bıraktım. Zamanla savrulup gidecekken ters rüzgar üstüme yapıştırmasın yine seni. Kalbim daha kaç kere çarpıp, kaç kere durur? Kaç kere inanıp, kaç kere unutabilir? Yok, dayanmaz artık.

Görme beni rastlama bile. Vicdanını rahatlatma, gözlerimdeki ışığım kaldı bir tek onu da alıp gitme benden. Senin vefasızlığını benim aşırı vefa düşkünlüğüm silip gidecek diye sinsice sokulma bana. Biliyorsun, iyi değil senin niyetin. Ne sen huzurun mavisisin artık, ne de ben sana körü körüne kanan güvercinim.

Korkuyorum, sancılarım baş gösterdi yine. Geri dönmeyi istemeyen mesajların bile korkutuyor beni, savunmasız bırakıyor. Benim güçlü olduğuma sadece kazık attığın zamanlarda inandırdın kendini. Şimdi güneşin doğuşuna yakın bir uyku arasında düşün geçmişimizi, bilirsin ya her halimi ^^ hatırlarsın belki gözyaşlarımı.

Anlamsızlıkların içinde boğma beni, yaşamak istiyorum yeni doğmuşken ve iyi insanlara rastlarken hala. Sende sal beni havaya, ne nefretle ne sevgiyle bırak nefesini, kaybolup gideyim nötr bir esintiyle. İz bile kalsın istemiyorum senden bana. Bir tek ayaklarını unutmayacağım bilmek istersen.

Sadece bırak benimle tuttuğun nefesini ve kendinle hesaplaş.

Böyle arafta kalarak;

NASIL BENCİLCE DAVRANDIĞINI ASLA GÖREMEYECEK VE ÖNCE MİDEMİ YİYECEK SONRA ÖMRÜMÜ EN SONUNDA GEÇMİŞİMİ YİYECEKSİN.

Yapma.. Sende sal beni havaya... Altı üstü üç günlük dünya zaten.


19 Temmuz 2015

Madem Hiçsin; Kaybolmayı Öğrenmelisin

önsöz: az yoğunluklu sitem içerir

Tam mutsuz olacağım bir gülme geliyor. Etrafa bakıyorum, dillerinde dertleri, gözlerinde yalnızca kendileriyle bir sürü hiçlik çuvalı. Bu kadar düşer mi insan kendine sorarım. Doksanlarda böyle miydi? Nerede neşeli günler? Dert bencil mi yapıyor insanı? Derdi küçümsemek ne haddime ama kafanı kaldır be insan bir sen misin rüzgara karşı koyamayan. Neler aştım, aştın, aştılar... Kimsenin derdinin defterini tut demiyor sana kimse. Kimsenin kimsesi ol da demiyor. Ama düşme kendi içine bu kadar be insan. Hayatın yükü sensin, hayatın yükü öfken, sinirin, bencilliğin, sessizliğindir. Sessizliğin de bir adabı vardır. Dilin susunca gözüne nefret birikiyor farkında mısın? Zararsın dünyaya. Ziyan düşüncelerin. Etrafındakilere sorumluluğun var be insan. Yüz metre kare alanda bitki olunca da yük oluyorsun sen, özellikle de etrafındakilere. Pencereye uzaklaşıp kendi yarattığın sanalına yaklaştıkça, astral seyahate ilgin arttıkça da yük oluyorsun be insan.

Uyuya mı kaldın sen yine? Yanlış anlamayasın kendini sakın? Duygularını gömmek, duyularını kapatmak, çıkarlarının oyuncağı olmak ne zamandır uykunun masumiyetine denk düşer oldu?

Ne resim var duvarlarında ne söylediklerinin yankısı hissedilir olmuş şu bir türlü sevemediğin hayatta. Ne odağı var gözlerinin ne defterinde anlaşılır bir cümle. Sorsak, ötekiliği savunur sözlerin, o da zihniyetinin aldığı kadar. Bıraksana bu boş lafları, madem hiçsin kaybolmayı öğrenmelisin. Bu kadar göz önünde olup hiçmişçesine yaşayamazsın hayatı. Yüksün sersem, günbegün sorumluluklarından daha ağır bir hal alıyorsun.

Ne yapalım yani şimdi, karşındaki de insan, unutmazsan! Gelecekten mi gelsinler hiçliğini silmek için. Bıraksana, sana sorsak senin yarattığın uzayın bir kademe daha üstü var mıdır?  Madem boğulmak istiyorsun kendi enkazında, bırak ellerimi, ellerimizi. Çünkü yarattığın acı kavramını hiç benimseyemedik biz. Biz ki, eve girdiğinde evini selamlayan, güneşe gülümseyen, şarkılarla yaşayan türdeniz. Sen bizi anlamadın diye kızıyordum ya sana. Artık kızmıyorum. Önce varoluşunun yokuşunu tırman ve çek ağırlığını üzerimizden.

Bencilliğin Riyakar Yüzü

Huzur aramak için konduğum arka bahçemdeyim. Güneşiyle hayata döndüğüm, karanlığından ilham aldığım, pencereleriyle bi türlü anlaşamadığım güzel bahçemdir burası benim. Kendisi sarılmak nedir unuttuğum zamanlarda esintisini sarmaşık yapar dolar boynuma  ve kıpkırmızı gösterir kendini bana en ummadığım zamanlarda. Çünkü bilir ki kırmızı heyecan katar durgun ruhuma. Hal böyle olunca,"hayır" kelimesini kullanmamın en büyük sebebi olur, öldürür gelecek anılarımı. Yine de kızamam, severim burayı tozuyla toprağıyla. Hiç konuşmadan kendini dinletme yetisine hayran kaldığım arka planımdır o benim. En az dolunay kadar bencildir ama sever beni. Hayatta sığınabildiğim şahsına münhasır olan tek varlıktır.

İşte ben yine,

Gariplikler üzerine kafa yorduğum bu gecede, annemin deyişiyle beş karış suratımla, sarılmayı beklerken yaz rüzgarıyla, adi bir riyakarlıkla karşı karşıyayım. Sırtını çevirmiş tüm duvarlar şehrin ışıklarına. Çok matah bir yarına uyanacakmış gibi, yüzleri siyaha çalan pembe hayalleriyle uykuya dalmış erkenden. Ruhları hapsolmuş apartman boşluklarına, parkın en güzel rengine bile ulaşamamışlar. Zaman zaman yine böyle durumlar olduğunda başımı daha bi yukarı diker tüm hırsımla beklerdim ateş böceği taklidi yapan uçakların bencilce süzülüşlerini. Şimdi yine farklı bi teknik geliştirmediğimden (hep tembellikten) iş başa düştü deyip daha yukarı bakıyorum gizli bahçemden.An itibariyle herbiri hiç istifini bozmadan süzülüp gitmekte olan onlarca uçakla başbaşayım(yine yeni yeniden).

Uçağa bakınca ne görür insan ne düşünür desem binlerce cevap verir çok konuşan insanlar. Bende ise tek kelime yaratır bu devasa teknoloji; Gitmek! 

Bana sorarsanız (ki sormazsınız da) şu fani dünyada zıtlığın dibine vurmuş iki eylem var; Gitmek ve Gelmek... Hayatımda kimseye gel demedim, diyemedim ben. (Cesaret mi dedi biri?) Kendimde o lüksü göremedim desem anlar mısınız acaba? Hiç istifini bozmadan giden uçaklara özenen, uzaklaşmayı yaşam tarzı haline getirmiş insanların arasında büyümüşüm, büyüyorum ben. Ne hikmetse onca yaşam tarzı içerisinden bu garip meşhur gitmelerin kalabalığı da benim başıma patlamış. Bir ara sınandığımı falan düşünürdüm de şimdi anlıyorum ki ben el sallamak için gelmişim bu biçimsiz evrene. ( El sallayamadıklarımı katmak bile istemedim.)

Şimdi durup ufak bi fırtına çıkarıyorum bahçemde, kendimi Malefiz falan zannediyorum galiba. Biliyorum ki yarattığım bu fırtına esip dönüp dolaşıp gelip bulacak gidenleri ve gitmek üzere olanları. Böyle zamanlarda hala bir şeylerin yanımda olduğunu hissetmek bile güçlü yapıyor beni, siz arkasına dönüp bakmayanlar bunu bilin istedim. O hiç alışamadığım uçaklara binip giderken bir gün alçalıp konacağınız yeri hiç unutmayın derim. Siz alçalırken, ben burada asansörü olmayan apartmanın sekizinci katından çıkardığım ufak bi esintiyle tüm tozu toprağı üstünüze yapıştırabilir ve kimliğimi gülümseyişimin karakteriyle gizleyebilirim.

Ama yapar mıyım?

Yapmam, yapamam bilirsiniz. Yapamadığım için gittiğinizi de bilirsiniz. Sadece bir haber verseniz, ben burada ateşböceğinden bozma çirkin teknolojiye bakıp nefretlik konuşmalar yapmam ve sivrisineklere yedirmem kendimi. Hem belki el sallarım hatta sarılıp yolcu ederim. Hayaller bulutların üzerinden aşağı iner de yoluma konarlar, henüz gitmiş olan sizlerden sonra, neden olmasın değil mi?

Yani, gidin ama güzel gidin rica ediyorum. Vedalar kapıları duvar yapmasın, duvarlara kapılar açsın.  Siz hoşça gidin ben ise hoşça kalayım. 

Neden bencilliğin riyakar yüzü? Hiç anlamadın ki, bırak başlık anlamsızlığıyla silinip gitsin.